24 Kasım 2011 Perşembe

70'ler kahverengisine bulanmış 80'ler-90'ların melez bebesi


Eski tip kahverengi çerçeveli gözlükler vardır ya hani, işte tam onun renginde günlerdi. Kimi zaman içimizi sıkar hani o rengin yakınında bulunmak. Bazen de tersine o bulanık deryaya kapılıp gitmek isteriz. Bildiğiniz zaman olgusu işte. Hem özlenir hem geçip gittiğine yüzlerce şükran sözleri sarfedilir. Neden böyle iki yönlü? Çünkü efenim, zaman biz neysek odur. Nasıl sevdiğin yönlerin var ise onda da vardır. Nasıl görmezlikten geldiğin pisliklerin varsa onda da vardır. Eh; ben de süpersonik güçleri, acayip acayip farklılıkları olan bir varlık olmadığıma göre (bazen öyle olduğuma inandırsam da kendimi!) benim için de böyle zaman işte. Ama benim onu anma arzum daha ağır basıyor sanırım. Buradan da anlıyoruz ki geçmişteki beni daha çok seviyormuşum, her neyse.. 


Güzeldi yav vallahi düşünüyorum da şimdi.. (Çünkü ben bazen düşünürüm!) Babamın bekarlığından kalma plakçaları vardı. Evde Barış Manço, Cem Karaca, Michael Jackson gibilerinin plaklarını dinlerdim. Plak dinleyerek büyüdüm lan ben! Kartal model arabamız vardı, ilk alındığı günü hiç unutmam. Pencereden aşağıya bakıp bu bizim arabamız demek herkese nasip olmuyordu o zamanlar. Öne ebeveynler, bagaj kısmı olan büyük yere biz çocuklar dizilir köye giderdik. Yolda kağıt falan oynardık o bagajda bizim için mükemmel bir arabaydı yani.  


Pazar alanımız vardı bir tane, isteyebileceğimden kat be kat daha büyük. Yanlışım olmasın her Perşembe mi Pazartesi mi ne pazar kurulurdu oraya. Ondan arta kalan 6 gün boyunca orası bizim mabedimizdi işte. Deliler gibi top peşinde koşturur devre arasında klasik salça ekmek yer, kavga eder, beştaş-bilmem kaç taş falan gibi antika oyunlar oynardık. Kimi zaman 5. kattaki eve çıkmaya üşenir kapıcıya gider makarna yerdim. Ulan her gittiğimde makarna yedim orada resmen ha, hehe! O makarnayı yedikten sonra kapıcının oğluyla kapıdan değil de camdan dışarı çıkma olayı ilk kimin aklından çıktı onu bilemiyorum şu an! 


İlk BMX bisikletimin alınması ve onla yan apartmanın açık otoparkına hızla girip park halindeki bir arabanın aynasını kırmam akabinde beklemeden kaçmam! Ulan hayır anlamadığım nereden anladın şerefsiz benim kırdığımı! Adam ertesi gün eve gelip ayna parası istedi ya hu! Neyse ki çocukluğuma verildi de dayağı yemeden sıyırdık durumdan. Bak şimdi sinirlendim, şerefsiz herif!! Nereden buldun lan! Ne dedikoducu mahalleymiş! 


Komşumuz vardı bir tane düzenli ziyaret ettiğimiz annemle. Kızları vardı suratı falan gözüme gelmiyor ama adını hala unutmamışım; Gözde diye. Erkek gibi hatundu tee o yaşta. Babası alkolikti ayrı yaşardı bunlardan, ondandır belki de. Hani çok iyiydi, çok da nazik kızdı ama ben o kızla bir olup cins bir çocuğu dövdüm mesela öyle bir tip. Onunla beraber sürseydi hayatım şimdi holding sahibi falan olurduk herhalde! İnşaattan kireç toplar onu tebeşir bakın bunlar diye daha küçük çocuklara satardık sonra gider cips alırdık onunla. Lan vallahi güzelmiş benim çocukluğum ya. Şimdiki kolonyalı mendil paketleri gibi paketlerde bir oyuncak satılırdı oyuncakçılarda o zaman (yerel küçük esnaf oyuncakçılar vardı çünkü o zamanlar). Tam nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum ama bebek gibi bir şey böyle sürpriz yumurtalardan çıkan şeyler kadar büyüklüğü. Öyle bir manyaklık vardı bir dönem mahallede, onlardan biriktirirdik. Hayır ne olduğunu dahi hatırlamıyorum o kadar da sikimsonik bir şeymiş. Ortaokul zamanımdaki Pokemon oyuncakları falan öyle değildi mesela , çünkü Pokemon süpersonik bir şeydir biliyorsunuz! Şimdi düşündüm de (bazen düşündüğümü söylemiş miydim?) Pokemon için ayrı bir yazı yazayım bir ara. O kadar derinden etkiledi benim gelişimimi çünkü bu hıyar ağası. Tsubasa vardı mesela benim karakterime direkt etki eden. Konunun anasını ağlattık yine iyi mi? Olsun, bu sefer karamsar bir yazı olmadı en azından.   


Şimdi bunları okuyunca saçmaladığımı sanmayın. Ya da sanın bana neyse. Benim yüreğimde Pokemon, Tsubasa - Misaki falan yatıyor harbiden. Şaka falan yapmıyorum. Ben dostluğu bunlardan öğrendim hep. Bu yüzden bu kadar değer veriyorum bu kavrama.


Ulan ben iyi insanım vallahi lan. Değerimi bilin olum benim.


Fotoğrafın sahibi: http://megairagaia.deviantart.com/

10 Kasım 2011 Perşembe

Tencereyi Sıyırırken



Tencere'nin dibini sıyırır mısın dedi annem. Puding yapmıştı ve benden çocukluğumda yapmayı çok sevdiğim bir eylemde bulunmamı istiyordu. Söylerken kaç yıldır bunu yapmadığımın farkında da değildi muhtemelen. Tencerenin dibini zevkle sıyıracağını düşündüğü oğlunun bunu yaparken üzülebileceği olasılığını da hesaba katması  çok saçma olurdu zaten. Ama benim hayatım saçmalıkların birbirine dolandırdığı bir yumak olduğu için ben normal karşılıyorum şu anda. Tencerenin dibini hüzünle sıyıran kaç kişi tanıdınız ki sonuçta.. Olaya tencere dibini sıyırmak  değil de an olarak baksanız siz de benim gibi hüzünle sıyırabilirsiniz efendim. 


Gerçi; belki de bakmamanız daha iyidir. Belki de ben yavaş yavaş deliriyor da olabilirim. İlginç olan ne biliyor musunuz? Deli olup kendi dünyamı doya doya yaşamayı şu hayata tercih ederdim ne yalan söyleyeyim. Her şey benim canlandırdığım şekliyle var olsun orada; iyisiyle kötüsüyle, durgunluğuyla macerasıyla, dostluğuyla düşmanlığıyla falan fistan işte.. Yolculuğum nereye hala bilemiyorum ama pudingi sıyırmayı dünyalara değişmeyen bir velet olduğumu iyi biliyorum efenim. Kendi çocuksu dünyamdan selam olsun, kalın sağlıcakla.




Fotoğrafın Sahibi:http://rache-engel.deviantart.com/

4 Kasım 2011 Cuma

Don't think i'm all in this world, don't think i'll be here too long..

Oğlum ne acayip ne saçma sapan bir şey bu yaşamak yav. N'apıyoruz biz anasını satayım? Neyse, rahatlamak için bütün gecemi playlistimde şu anımı en iyi anlatacak parçayı arayarak geçirdim. 2 saat kadar oluyor herhalde parça değiştirip duruyorum. Sonuç olarak; işte beklenen parça! Başlıktaki kısmını da yazdıracağım bir tarafıma para olunca da şu an para olmadığı için pek düşünmedim. Okuyan olursa bir fikir beyan etsin lan. Haydi ben sizi (kendimi) parçayla başbaşa bırakayım, bir ara yine uğrayıp aynı konulardan bahsederim nasılsa!


Not: Buradaki playlistimde varmış ya anasını satayım! Mal mal zaman öldürdük yine iyi mi!

26 Ekim 2011 Çarşamba

Eksik




Yine aynı sesler sızıyor ufacık pencereden. Yoldan geçen araçların yankıları.. Uzaktan bir uçak geçiyor.. Bir ilkbaharda bir de sonbaharda sürekli ruhuma işleyen garip bir sessizlik. Tam sessizlik denemez o yüzden garip. Sessiz ama sanki birileri bir şeyler anlatıyor o durgunluğun içinde. Ev boş. Hafiften başım dönüyor. Çok hızlı içtim yine herhalde. Her tek başıma olduğum zamanki gibi düşünüyorum. Tek başıma olduğumda düşündüğümü varsayarsak akıl başa geldiğinden beri genellikle düşünüp duruyorum diyebilirim aslında.


Önceden de bahsettiğim gibi severim tek kalmayı. Şu inceden tedirgin eden soğuk, o garip sessizliğin verdiği huzur.. Kendi içimde sorguladığım şeyler.. Tarifi mümkün değil tabii ki. Fakat şunu biliyorum; benim yaşamak istediğim an bu an. Tüm hayatım boyunca gerçekten haz aldığım tek an bu ortamda varolmakta. Şu yazdıklarımı bile kendime anlatıyor olmam bunu ispatlar zaten. Ama seviyorum kendime anlatmayı. Bir ben anlıyorum çünkü bunu. Ergen triplerinde falan değilim yanlış anlaşılmasın. Herkes istediği kadar başkalarına anlatsın kendisini, yaşadıklarını. İstediği kadar paylaşsın. Yine önceden burada da bahsetmiştim; seni bir tek sen anlarsın. Gerisi ya anlamaya çalışır ve anlayamaz ya da anlıyor numarası yapar. Hoş, hiç dinlemeyenler dahi var! 


Neden buradayım? Birilerinin peşine takılıp gitmek, somut bir mevki sahibi olmak için çabalamak, birisine yaranmak için uğraşmak.. Neden herkes gibi bunları yapamıyorum? Neden bunları düşünüp duruyorum? Neden nadiren sahte sürprizler hazırlayıp aslında bayağılığını yalanlarla kapatan hayat insanlar için bu kadar önemli? Neden herkes ölmekten korkuyor? Neden kendimi senden üstün görüyorum sorusunun cevabı gizli bunlarda, hani merak edersen. Her yazdığım şeyde bir olumsuz hava var; farkındayım. Fakat bu yaşamın gerçekten ele gelir olumlu bir tarafı yok. Ya da kesin konuşmayayım; vardıysa da artık kalmamış. Sadece öyle olduğuna inandırıyoruz kendimizi. Her nedense birileri yaşamamız için bolca sebep olduğuna inandırmış soylarımızı ve bizler de buna inanmış olarak doğuyoruz. Bile bile lades bu resmen. 


Yaşadığım sürece hepinize anlatmak istediğim her şeyi anlatacağım ve sizler de en yakın arkadaşlarımmışsınız gibi davranacaksınız. Sonra yine gelip burada kendi kendime anlatacağım aynılarını çünkü yetersiz kalacaksınız. Sizi suçlamıyorum zira yapmanız gereken bu. Daha doğrusu öğrendiğiniz şekliyle bu. Bunu değiştirmenizi bekleyemem; bu çok ağır kişilik sorgulamalarına gider çünkü. Ben sadece gerçekçi yaklaşıyorum. 


Bir örnek vereyim mi daha anlaşılır olması için? 4 gündür tanıdığım birisi benim en yakın arkadaşlarım olarak gördüğüm, ailem olarak bildiğim kişilerin yapmadığı bir şeyi yapıyor; sürekli arayıp dertleşiyorsa burada durup bir düşünmek gerekir. O kişi bunu neden yapıyor biliyor musunuz? Çünkü o da kendini daha iyi anlayacak birisini arıyor. Anlayamadıklarını paylaşabileceği birisine bakınıyor. Bunların tam anlamıyla gerçekleşmeyeceğini bilse de olabilecek en yakın yere varmak istiyor. Hangi biriniz yaptınız bunu bugüne kadar? Kendi adıma, ben yaptım. Hem de uzun süre. Lakin siz karanlığınızdan vazgeçmeyince benim elimden bir şey gelmeyeceğini anladığım vakit bıraktım bunu. Zaten sanal hayatlar ortaya çıktığından beri oradan haberleşir olduk. Hayatımız orası oldu. Arkadaşlıklarımız sanal oldu. Paylaştığımız her şey sanal oldu. Hatta o sanal rahatlıkta bile hal hatır sormaz olduk. Neyiz biz peki? Lütfen bunları yanlış anlamayın eğer bu yazdıklarımı olur da okursanız bir gün. Sizleri suçlamadığımı defalarca söyleyip usandırmak istemiyorum ama gerçekten öyle. Siz sadece gözünüzü görmek istediklerinize açıyorsunuz ve bunun farkında değilsiniz. Farkına varacak gibi olduğunuz an kabullenemiyorsunuz. Hepinizi bu örnek verdiğim kişiden çok daha fazla seviyorum. Ama o kişi her zaman bana daha yakın olacak, görüşsek de görüşmesek de. Çünkü o gerçeği görmek istiyor. Tabii sizin değişmeyeceğiniz ihtimalinde bunu söylüyorum.  Dilerim ki sizlere içtenlikle sarılabileceğim günler de gelir. O günler gelene kadar, her zaman yalnız olacağım. Sonsuza kadar..






Fotoğrafın Sahibi: http://pansape.deviantart.com/

26 Eylül 2011 Pazartesi

En Güzel Zırhım



Merhaba yarım dostlarım. Bu gece beni takip etmediğiniz için darılmıyorum, tıpkı diğer gecelerdeki gibi;  merak etmeyin. 


Bugünlerde nedense içimde bir heves, bir umut var. Bunun iyiye işaret mi yoksa çoğu zamanki yanılsamalarımdan mı olduğunu anlamak güç. Yarın bir iş için görüşmeye gideceğim. Severek yapacağım bir şey olduğu için de biraz heyecanlıyım. Olumsuz olmak istemiyorum ama gerçekçi olmak gerekirse büyük olasılıkla kabul edilmeyeceğim. Kabul edilmemek için çok, edilmek içinse az ve öz ama şu ana dek yalnızca kendime ispatlayabildiğim sebeplerim var. Bugün zaten bu sebepler sayesinde hala kendimi seviyorum. Bu yüzden okuduğum hikayelerde hep onur ve yalnızlık temsili karakterleri yakın bulup onlarla bütünleştim. Pişman mıyım? Asla.


Gurur, şerefin bir getirisidir bana göre. Çoğu kişi gurur duyuyor rolünde oysa ki. Etrafını her durumda küçümseyen, maddi-manevi zarar göreceklerini bile bile alicengiz oyunlarına başvuran, onların en ufak hatalarından rant çıkaran, kendisine ucu dokunan en ufak olayda kendisini bir başkasına siper etmekten çeken ve bunun gibi davranışları hoşlanarak yapan insanların gurur duyması nasıl mümkün olabilir ki? Ama ne yazık ki örnek alıp kendimize yamamaya çalıştığımız, duvarlarımıza posterlerini, defterlerimize yılanca sözlerini karaladığımız ve bir "duruş"a sahip insanlar olarak kabul ettiğimiz kişiler genellikle böyleler. 


Egoist olmaktan nefret ettiğimi bana yakın olanlar bilir. Bunun hakkında defalarca sohbet ettim onlarla. Fakat şu bir gerçek ki egosuz insan yok. Hemen hemen her insani histe olduğu gibi bunu da kontrol edip etmemek bizlere bırakılmış bir seçim. Ben etmeyi seçtim, tabi edebildiğim kadar. Lafı uzatmadan şunu demek istiyorum, bu yazacağımın ego ile bir alakası yok. Bunu kendisini derinden ve çevresindeki insanları temel olarak tanımış birisinin değerlendirmesi olarak görün. 


Elbette bu konuda tökezlediğim anlar oldu lakin çoğunlukla yukarıda bahsettiğim "duruş"un hasına sahip olduğumu düşünüyorum. Hatta düşünüyorum diye egoist olduğumu sanmamanız için yazdım. Oysa biraz önce tam da bunun için bir şeyler yazmıştım, o yüzden gerçeği yazıyorum. Bunu BİLİYORUM. Bundan EMİNİM. 


O "duruş"a sahip oldum da ne oldu? Açıkçası bir bok olmadı. Daha doğrusu çoğunuzun değersiz göreceği şeyler dışında bir şey olmadı. Ne para kazandım, ne de beni benim gibi karşılayan bir dostum oldu. Belki bunların aksine hepinizden çok zarar gördüm çevremden. Fakat bu hissettiğim gurur; yolumu sağlam temeller üzerine atmış olduğumu ve bunu uzun süre önce yapmış olduğumu bana haber eden bu gurur; hepsine değdi. Bunu ne bir arkadaşa, ne bir sevgiliye, ne bir aile ferdine değişmem. BU, BENİM TANRI'YA KARŞI EN BÜYÜK KOZUM.


Gözünü bir eliyle kapatıp gerçekleri görmemeyi seçen, her şeyin istediği gibi olduğunu hayal edip duran ve her şeyin istediği gibi olması için BENLİĞİNİ kaybeden, birer oyuncağa dönüşen herkes! Bu hazineden sadece bir kere tatmanızı isterdim. Böylece bu rol salonunda gerçek bir çevreye sahip olabilirdim. Ne diyeyim, heyhat umut!




Resim: Ejderha Mızrağı'ndan Sturm Brightblade

10 Haziran 2011 Cuma

Yedi gün, yedisinin de kulpu kırık gün.. Bir de sen, her zaman yarım kalan..

Garip şeylere üzülürüm bazen. Mesela az önce tarihe bakıyordum, bir baktım perşembe yazıyor. Resmen perşembe yazıyor lan.. Bugün çarşamba değil miydi ya hu?! Sonra bir hüzün kaplıyor ki sormayın gitsin. Her şeye de bu kadar üzülmem, çok ciddiyim.

Pazartesi gününü düşünün, birçoğunuz sevmez pazartesiyi değil mi? Ben sevmiyorum diyemem ama çok sevdiğim de söylenemez. Lakin her zaman pazartesi yeni bir sayfadır benim için, bu yüzden ayrı bir yeri vardır. Önceki haftayı geçirdiğim gibi geçirmeyeceğim düşüncesiyle başlarım o güne. Ertelediğim bir şeyi yapmak, yahut 3-5 kişi oturup iki kelamda bulunmak falan gibi. Sonra salı olur, sıradan şeylerle meşgul olurum o günü de bitiririm. Sonra çarşamba olur, bir sorgularım kendimi "Ya hafta bitecek, değişik bir atraksyonda bulunmalıyım, napsam acep?" gibisinden. Çok geçmeden derim yarın ola hayrola. Perşembe her zaman sarı ışık konumundadır benim için. Perşembeye kadar ayarlayacağını ayarladın ayarladın, ayarlamadın o hafta biter arkadaş bunu bilir bunu derim! Aynısı yapmayı düşündüklerin için de geçerli, o güne kadar yapmaya başlamazsan sonraya kalır dikkat! Perşembelerim bu yüzden sağı solu arama, haberleşme eylemleriyle doludur genellikle. Ve yine genellikle insanlar çoktan planlarını yaptıkları için mal gibi kalırım. En iyi ihtimalle "Ben yarın haber vereyim sana duruma göre" cevapları beni umutlandırır. Cuma olur. Cuma tam bir felaket tellalıdır. Cuma pazarın habercisidir. Pazar da kötülüklerin efendisidir. Karanlık bir yerlerde yaşıyor sanırım. Neyse boşverin şimdi, cuma günü de alınan olumsuz cevaplar, hala başlanmamış işler-uğraşlarla geçer gider. Cumartesi zaten hafta bitti diye salarım kendimi. Pazar da pazartesi olsun, yeni sayfamı açayım, bu sefer farklı olacak ulan derim onu da öyle yerim. Oldu mu sana pazartesi? Sonuç? Boş geçen zaman, boş geçen zamanda kendi faydama yapabilecek olup yapmadıklarım, yapmam gerekip başlamadıklarım. Ye-iç-yat döngüsünde bir hafta. 7x24 boşluk. 

Hayatımın her evresinde kaybettiklerim pastasının en büyük dilimisin belki de boşa geçirdiğim zaman. Oysa ucundan bile tutup başlasam hem gerisi gelecekti, hem de ben tatmin olacaktım. Her iş kesinleşene kadar bekleme huyum olmasaydı belki çok daha farklı olacaktı. Korktuğum başıma gelmesin diye sonucu uzaktan görene kadar beklemeseydim belki de.. Oysa sonucu beklemem değil, yaratmam gerekiyordu. Beklediğim için başkaları yaratıyor ben de kabulleniyordum. Bu yüzden kaç kere kaybettim seni, sayamam herhalde. Ama bir daha çıkarsan yoluma, bu sefer farklı olacak! Hele bir pazartesi olsun da.. Ya da sen pazartesi günü çık karşıma, daha kolay olur. Ne dersin?






Fotoğrafın sahibi: http://littlemewhatever.deviantart.com/

29 Nisan 2011 Cuma

Bugünkü kahvaltı mönüm Blues üzerine serpiştirilmiş Rock

Müzik ruhun gıdasıdır lan. Hangi tür müzik hangi gıda peki? O ne demek demeyin! İddia ediyorum! Her tür ayrı birer gıdadır. Buna itiraz eden adam garanti pop kültür takılıyordur! Neden derseniz, mesela bir peynir düşünün. Pop kültüre sahip birisi peynir işte deyip yerken, işin ayrıntısına takılmak daha çok hoşuna giden Lor peyniri, Hollanda peyniri gibi bir çok türü ayrı tutar! Müzik de böyle işte lan. Mesela pop müzik hamburger ve kola. Klasik müzik tatlı-sert kahve biraz da bisküvi. Blues bi kaç biraya tekabül ediyor ve sigaraya(sigara da gıda sayılır =)). Metal müzik viski-kanyak yanında bitter çikolata ayarında. 1920-30'larda batı müziği şu büyük yuvarlak rengarenk şekerlerden. Türk musikisi kesinlikle Türk kahvesi ve nargile. Uzar gider bu liste. Hepsinin tadı ayrı. Herkes damak zevkine göre bakıyor işte. Kimisi de karnım doysun uğraşmayayım fazla gerisi önemli değil deyip her gün hamburger kola takılıyor. İnsan nasılsa dinlediği müzik de öyle oluyor. Gerçi sevmemesine rağmen gidip kanyak-bitter çikolata yiyenler var. Bunlar normalde hamburgerci. Kalenin arkasına saklanıp sonra kaleci topu kimse yok diye yere koyunca koşarak topu kapıp gol atan fırsatçılar bunların akrabası hep. Ellerden ırak!




Resimin sahibi: http://tinkerbell229.deviantart.com/

21 Nisan 2011 Perşembe

Biri kısa film mi dedi?

Geçen yıldı sanırım, gezinirken merak edip seyrettiğim bir kısa film "La Maison en Petits Cubes". Küçük küp içindeki ev mi, küçük küp ev mi öyle bir şey Türkçe'si. Adı önemli değil zaten =). Ben seyrederken çok duygulandım, kendimi gördüm, sorguladım. Sanırım birçoğumuz da aynı hislere kapılacaktır. Hala bakmadıysanız pas geçmeyin derim.


18 Nisan 2011 Pazartesi

Kova Kafa

Sen nasıl birisin ya hu? Nasıl bu kadar kendini anlatabiliyorsun? İdolümsün. Resmen idolümsün ha! Ben gitarı istediğinde bu kadar hisli çalabilen çok sayılı adam dinledim ama sen var ya sen, sen on numaralar içinde on numarasın! Neşeli de çalıyosun yeri gelince, hızlı da çalıyorsun ama onlar şov biznısın parçaları. Biliyorum ki sen duygusal parçalarında gitarınla bütünleşiyorsun. Guns N Roses ve Slash t.şşğnı yesin! Bir "The Miracle of Surrender" bir "Watching The Boats With My Dad" bir "Soothsayer" çıkarabilmiş mi Slash ömrü hayatında! Peh!

16 Nisan 2011 Cumartesi

Dostluklar ve Aşklar Üzerine..

Dostlarına her şeyini anlatıyor ve seni anladıklarını düşünüyorsan; yanılıyorsun.
Birisine tutkuyla bağlıysan, onu çok seviyor ve onsuz yaşayamayacağını düşünüyorsan; yanılıyorsun.


Gerçek şu ki; hiç kimse seni hiçbir zaman anlamayacak. Dostlarınla ya da dostunla oturup iki lafın belini kırma demiyorum elbet. Anlatacaksın her şeyini, dökeceksin. Benim dediğim o anlattıklarının dostundan çok boşluğa gittiği! Anlıyor numarası yapacak dostun, sen de istediğin şey tam da bu olduğu için devam edeceksin hevesle paylaşmaya. Çünkü dostlar bunun için vardır. Öğütücüdür dost. Ne kadar iyi öğütebiliyorsa o kadar yakındır sana. Ne kadar anlamaya çalışıyorsa o kadar dosttur. Elinden gelenin en iyisini yapıyorsa o zaman dosttur.


Aşk var bir de. Nedir tam bilmiyorum aslında. Kimisi diyor aşk evlenene kadardır,kimisi diyor aşk hep vardır kimisi diyor aşk hevesini alıncaya kadardır. Benim fikrim aşk elde etmek istediğin bir şeyi eline aldığın andır; ne daha azı ne daha çoğu. Çok istediğin bir şeyi başarmakla -ya da örnek vereyim, on binlerce seyircinin adını haykırdığı bir futbolcunun o anki hisleri mesela- çok sevdiğin bir kızla çıkmanın yarattığı duygunun farkı var mı? İkinci kez bu anı yaşayacak futbolcu ilkindeki duyguları hissedecek mi? Asla. Sen de ilk'in tadını bir daha bulamayacaksın. Ama sorun yok, bulmuş gibi yapıp "Aşk diye buna derler oyunu" nu oynayabilirsin. O büyük "Aşk" ın bitip yenisine adım attığındaki hislerinin takım değiştiren bir futbolcunun farklı on binler önüne ilk çıktığında hissettiklerinden ne farkı var? Dolayısıyla aşk; kesinlikle insan arasındaki ilişkiyle sınırlı değil. Bize öğretilen aşk hiç var olmadı. Sevme demiyorum, ölene kadar bir yastıkta kocamanı dilerim hatta ama bu böyle. Ve doğru kişi, karşı cinsten bulabildiğin en iyi öğütücüdür; bunu unutma.


Aslında başta demek istediğimden uzaklaştım biraz. Seni sadece sen anlayabilirsin. Çok sevdiğim bir şarkıyı dinlerken kendimden geçmeme anlam veremeyecek en yakın dostum ya da sevgilim. Ona bu şarkıyı dinlettiğimde "ne biçim bişey bu mıymıy salak müzik" diyecek. Ben de onun nasıl bunu sevmediğine anlam veremeyeceğim. Her zaman her düşüncemizi,hissimizi,sözümüzü anlamasını bekleriz karşımızdakinden farkında olmasak da. Mümkün değil ama sorun da değil, beni anlamıyor diye onu kenara itecek değilim. Sadece daha şarkıyı 10. saniyesinde kapatan dostum/sevgilimle tamamen dinleyip bir yorum yapan dostumu/sevgili adayımı(!) ayıracağım.


Hayatında kimse olmadan yaşayamayacağını sanıyorsan, yanılıyorsun. Pek ala yaşayabilirsin. Sıkıcı olur bazen fakat genellikle huzur ortamıdır değerini bilirsen. Kendinle ettiğin muhabbetler ve kendi hayallerinde bir dünya. Seni anlayan birisinin olduğu bir yer.. En yakın dostundan kazık yediğinde bu o dünyana bir etki yapmaz. Çok sevdiğin birisinden tekmeyi yediğinde bu o dünyana bir etki yapmaz. Zaten çok sayıda dostun, çok sevdiğin bir sevgilin de olsa farkında olmadan oldukça sık uğruyorsun oraya. Rahatlamak, bir nefes almak için. Ben her ihtimale karşı orayı zenginleştirmeye bakmanı öneririm. Şu an tam da oradan yazıyorum ve senin de dönüp dolaşıp geleceğin yer burası!

15 Nisan 2011 Cuma

Büyü Engelleyen Saatim

Yine yakalayamadım.. Bu kaçıncı deneyişim hatırlamıyorum bile! Gerçekten çok az kalmıştı bu sefer.. Pabuçlarından bir tutabilsem gerisi gelecek gibi sanki ama onu dahi beceremedim yıllardır.. Aslında çok uzak değil gibi. Bir kez daha deniyorum. Bir daha ve bir daha.. Sandalye işe yarar mı acaba? Ona çıkıp deniyorum, yine olmuyor. Tanrım, kafayı yiyeceğim! Yorgunluktan başım dönene kadar aklıma gelen her yolu deniyorum ve değişen hiçbir şey yok.. Annem seslendi; sanırım yemeğe çağırıyor. Yemek umurumda sanki! Tek istediğim; tek düşünebildiğim 'O'na tutunmak.. Çorbamı kaşıklarken duvardaki dede yadigarı saat çınlıyor iki defa, her saat başı yaptığı gibi. Sesini duyunca yine aklıma geliyor.. Sanırım yıllarca süren çabalarımın bir sonucu olmayacak. Masada oturanlara bakıyorum. Onlarla beraber bu masada oturmamın nedeni ne? Ya da bu masaya oturmayı hakediyor muyum? Cevabı vermeye korkuyorum.. O kadar zaman peşinden koştuğum şeyler uğruna onları sahne arkasına attım hep.. Düşünceler beynimde çift kale maç yaparken farkediyorum nice kurbanlar verdiğim kararlarımın yanlışlığını.. Yemek bitiyor, herkes gelenekselleşmiş şekilde o büyücünün karşısına diziliyor. Büyücü hepsini hipnoz ediyor yine.. İşte tam o sırada yine beliriyor. Hem de yanlarında, yukarıda falan değil! Ama farkına dahi varmıyorlar.. Bense 'O'na gülümsüyorum. O da anladı sanırım artık peşinden koşmayacağımı, pek kaçmaya çalışmıyor gibi. Bir süre sonra herkes esnemeye başlıyor, o da bana el sallayıp hemen erişilemeyecek bir yere tırmanıyor.. "Ben de yatsam iyi olacak" diyorum. Uzanırken düş perileri ile yarım yamalak alışverişlerim oluyor.. O'na yetişmeyi beceremedim ve vazgeçtim evet, ama en azından ondan bir parçaya tutunabilirim. İşte bu yüzden yarın kendime en gıcırından bir saat alacağım! Hem belli mi olur, belki saatime baktıkça onun ne kadar önemli birisi olduğunu hatırlarım; böylece hipnoz eden kötü büyücülerden korunma şansım artar!