"Hayır" dedi Clemory, "Saat henüz sekiz bile değil".
Frannock pufladı ve elindeki kalemle vakit öldürmeye devam etti. Hava serindi ve yerler sonbaharın tokatladığı yapraklarla kaplıydı. Ağaçlar etrafta oldukça sık olduğundan iki kafadar için gizlenmek pek zor olmuyordu. Frannock sabırsız bir tavırla saatini kontrol etti.
"Ortaya çıkacaklar, merak etme! Dört gündür burada gözlüyorum ve hep aynı zamanda beliriyorlar. İlk duyduğumda ben de gülmüştüm, ama... Bilmiyorum, sadece gerçekten tuhaf ve cezbedici."
"Göreceğiz."
"Kızıllar"ın adı ufak kasabanın ufak okulunda ilk duyulduğunda neredeyse tümü durumu o günün eğlencesi olarak değerlendirmişti. Hatta ilk "Kızıl takipçi" ölü bulunduğunda bile bu sürmüştü ve takipçi akıl hastası olarak adlandırılmıştı.
Fakat daha sonra devamı geldi - önce 7. sınıflardan bir kız, daha sonra 9. sınıflardan üç kişi, zincirleme gelişen olaylar... Öğretmenler ve yöneticiler hem öğrencileri hem de ailelerini dedikodulara inanmamaları yönünde iknaya çabalıyor ve esrarengiz durumları bir çetenin öğrencileri tehdit etmesinin sonucu şeklinde açıklıyorlardı. Rahipler ebeveynlerle dualar ediyordu. Polis çaresizce sebebin kaynağı olan kişileri bulmaya çalışıyordu. Bilinen tek fısıltı bu "Kızıllar" denilen kişilerin ölüm karşılığında vaatlerde bulunduğu ve bunu sadece saf buldukları kişilere sunduklarıydı.
Hava oldukça koyu bir lacivert tonu almaya başladığında Clemory bariz bir biçimde heyecanlandı.
"Geliyorlar!"
Frannock ürpertiyle gökyüzüne baktı, ama bir şey fark etmedi. Arkadaşına döndüğünde gözlerinin anormal bir şekilde açık ve sabit olduğunu gördü. Clemory gülümsüyordu. Ona seslendi fakat tepki alamadı. Önce kendinden şüphe etti.
"Hayır, saçmalıyorum. Anormal olan o, burada bir şey yok! Hepsi aklını kaçırmıştı, tıpkı onun gibi!" dedi kendine.
Arkasında bıraktığı Clemory'i kontrol ederek uzaklaşmaya başladı. Bir iki kez arkadaşının adını seslendiğini duyar gibi oldu fakat durmadı. Onu göremeyecek kadar uzaklaştığında önüne döndü ve var gücüyle koştu. Her tarafın ağaçlarla kaplı olması yetmezmiş gibi havanın kararmış olması da yolunu bulmasını güçleştiriyordu. Birkaç kez yön değiştirdi, fakat ormandan bir türlü çıkamadı. Durdu, soluklandı. "Sakin olmam lazım." diye düşündü. Söylentiler doğru muydu? Eğer öyleyse kendisi pisliğe bulanmış bir varlıktı ve vaatleri hak etmiyordu. Hayır, buna inanamazdı.
Kafasında bir hesap yaptıktan sonra yerini belirlediğine karar verdi ve belirlediği yöne koşmaya başladı. Ayakları yorgunluktan hissizleşmeye başladığı sırada bir anlık dikkatsizlikle bir cisme takıldı ve düştü. Başını fena vurmuştu. Doğrulmak için eliyle dayanabileceği bir şey arandı, gözleri karanlıkta bir şey seçemiyordu. Eli bir deriye dokunduğunda çığlık attı ve kendisini can havliyle arkaya attı. İlk düştüğü taraftan bir ezgi yükseldi ve gözleri kapanmadan gökyüzünde bir şekil görür gibi oldu. Duyduğu son şey Clemory'nin sesiydi:
"Gidiyorum Fran! Güzellik beni kucağına alıyor!"
Uyandığında gözlerini evinde açtı. Kapısının önünde bir polisle beraber annesi ve öğretmenleri duruyordu. Kalktığını fark ettiklerinde hemen etrafı sarıldı ve sevgi eylemlerine boğuldu. Polise olanları anlattı. Clemory ile söylentilere kulak asıp ormanda "Kızılllar"ı beklemeye karar verişlerini, Clemory'nin tuhaflaşmasını, kaçmak isterken kaybolmasını. Sonrasını hatırlayamıyordu. Memur onu baygın bulduklarını, bunun başına aldığı darbeden kaynaklı olduğunu anlattı.
"Ya o?" diye sordu Frannock.
"O da diğerleriyle aynı kadere maruz kaldı, üzgünüm. Yüksek bir mesafeden atlamış. En yakınındaki ağaça tırmanmış olması muhtemel, sanırım."
Frannock'un gözleri doldu, aynı zamanda korktuğunu hissetti. Penceresine yaklaştı. Dışarıda rahip kalabalığa kutsal kitaptan alıntılar okuyor, bir kişi de başka bir kalabalığa Tanrı'nın inançlarını kanıtlamak için ölümü göze almaları halinde onlara cenneti vaat ettiğini ve tüm bunların bunun kanıtı olduğunu bağırıyordu.
İlerleyen yıllarda kasabada olaylar devam etti ve sebepleri hiçbir zaman açıklanamadı. İlk fısıltıların üzerinden iki buçuk asır geçtiğinde, kasabadaki son aile de taşındı.
Yazar elindeki kalemi kağıttan çekti ve çevirmeye başladı. Eşine dönerek;
"İnsanlar... Onlara çıkarlarına uyacak bir umut ver ve dünyayı yaksınlar. Kimse cehenneme gitmek için kendisini öldürmez, ama cennete gitmek için diğer insanları kendisiyle beraber gebertebilir. Hepimiz pislikten ibaretiz ve Tanrı varsa dahi bizi eminim yanına istemez. İşin komik yanı tüm bunların varlığının bile bir umuttan ibaret olması! Olmayan bir şey için elindekilerden vazgeçmek; ahmaklık bu değilse nedir? Böyle bir şeyi umut etmek dahi saçma."
Eşi gülümsedi ve ona yatağına kadar eşlik etti. Şömineye birkaç odun parçası daha attı, adama bir öpücük verdi ve odadan çıktı. "Hayata zaten tutunduğum söylenemez, bir de bu hastalık... Sanırım ölümün kollarına atlamak dedikleri böyle oluyor!" diye düşündü. Sırıtarak uykuya daldı.
Birkaç yıl sonra yazar hastalığından yataktan çıkamaz hale gelmiş ve bitap düştü. Hizmetçileri her gün kendisine yemek yedirmek ve odasını temizlemek için defalarca yanına uğruyordu. Eşini kaybedeli ne kadar olduğunu hatırlayamıyordu.
O günlerden birinde hayata mutlu uyandı. Hayatının en parlak günü gibiydi. Odası o kadar aydınlıktı ki gözlerini açmak bir yana, elindeki gazete kupürünü etrafi seçebilmek için alnına kadar kaldırıyordu. Daha önce hiç bu kadar yaşam dolu hissettiğini hatırlamıyordu.
Akşamüstü hizmetçisi elinde bir çorbayla iznini istedi ve içeri girdi. Yazar güçlükle doğruldu, fakat daha ilk kaşığı içemeden öksürmeye başladı. Hizmetçi telaşlandı ve koşarak odayı terk etti. Yanında yazarın doktoruyla döndü. Doktor bir süre yazarla ilgilendi ve hizmetçiye olumsuz bir bakış attı.
"İyi bir adamdı. Umarım Tanrı onu huzuruna kabul eder." dedi hizmetçi, hüzünlü bir mırıldanmayla.
"Umarım." diye fısıldadı yazar.