6 Şubat 2014 Perşembe

Ahlar ve vahlar



Sürekli arıza veren koca bir çılgınlık makinesinin parçalarından ibaretiz hepimiz. Gördüklerimize göre şekilleniyor, görmediklerimizle yargılıyoruz. Duyduğumuza inanıyor, duymadığımızı yok sayıyoruz. Öyle veya böyle; bir şekle bürünüp duruyoruz. Çoğu sorunumuz - hatta belki tümü- bu şekillerin kalıcı olmamasından kaynaklanıyor. Bunun yarattığı çatışmalara feda ediyoruz değerlerimizi.

Her edimimiz tükendiğinde başka zamanlarda başka mekanlarda başka birlikteliklere uzanıyoruz. Buna ihtiyaç duyuyoruz, çünkü (kahretsin ki!) hep daha çok şeye ulaşma arzumuz var. Her şeye ulaşmış olmak arzusu, ironik bir ego tepkimesinden ibaret. Her şeye ulaşanın bununla yetinmeyeceği de aşikar değil mi?

Bunun yanında; merdivende sürekli çıkıyor ama bunu yaparken alttaki basamakların yerinde olup olmadığına hemen hemen hiç bakmıyoruz. Gün geliyor bir inmek istiyor, fakat eski basamaklar yerinde olmadığından yapamıyoruz. Bu sebepledir belki hep önümüze bakışımız, bilemiyorum. 

Hepimizin işi zor. Kimse tüm etkileşimlerini sonsuza kadar olumlu bir algıda tutamaz. Çok kayıp veriyoruz, kimi bilinçli kimi bilinçsiz - fakat en azından onları unutmamak gerekir diye düşünüyorum. Yaşanmış ya da yaşanan olumlu bir birliktelik (ne türde olursa olsun) bunu gerektirir. Yıpranmışları samimiyetle onarmak, yitmişleri anmak gerekir. Hala kaybetmediklerimizin değerini bilmek gerekir. 

Tüm bu döngünün içerisinde, içinde ufacık bir yerini hiç değiştirmemiş insanları hala görebiliyorum ya, işte bu yüzden seviyorum seni hayat. Tüm piçliğine rağmen seviyorum. "Hala bazı gözlerde biraz değerimin olduğunu bilmesem..." diye başlayan cümlelere borçluyum yitir(e)mediğim sevgimi. Selam olsun hem o gözlerin sahiplerine, hem de tüm yitirdiklerime!


Fotoğrafın sahibi: http://jfphotography.deviantart.com/

30 Eylül 2013 Pazartesi

Vaat

"Hayır" dedi Clemory, "Saat henüz sekiz bile değil". 

Frannock pufladı ve elindeki kalemle vakit öldürmeye devam etti. Hava serindi ve yerler sonbaharın tokatladığı yapraklarla kaplıydı. Ağaçlar etrafta oldukça sık olduğundan iki kafadar için gizlenmek pek zor olmuyordu. Frannock sabırsız bir tavırla saatini kontrol etti.

"Ortaya çıkacaklar, merak etme! Dört gündür burada gözlüyorum ve hep aynı zamanda beliriyorlar. İlk duyduğumda ben de gülmüştüm, ama... Bilmiyorum, sadece gerçekten tuhaf ve cezbedici."

"Göreceğiz."

"Kızıllar"ın adı ufak kasabanın ufak okulunda ilk duyulduğunda neredeyse tümü durumu o günün eğlencesi olarak değerlendirmişti. Hatta ilk "Kızıl takipçi" ölü bulunduğunda bile bu sürmüştü ve takipçi akıl hastası olarak adlandırılmıştı. 

Fakat daha sonra devamı geldi - önce 7. sınıflardan bir kız, daha sonra 9. sınıflardan üç kişi, zincirleme gelişen olaylar... Öğretmenler ve yöneticiler hem öğrencileri hem de ailelerini dedikodulara inanmamaları yönünde iknaya çabalıyor ve esrarengiz durumları bir çetenin öğrencileri tehdit etmesinin sonucu şeklinde açıklıyorlardı. Rahipler ebeveynlerle dualar ediyordu. Polis çaresizce sebebin kaynağı olan kişileri bulmaya çalışıyordu. Bilinen tek fısıltı bu "Kızıllar" denilen kişilerin ölüm karşılığında vaatlerde bulunduğu ve bunu sadece saf buldukları kişilere sunduklarıydı.

Hava oldukça koyu bir lacivert tonu almaya başladığında Clemory bariz bir biçimde heyecanlandı.

"Geliyorlar!"

Frannock ürpertiyle gökyüzüne baktı, ama bir şey fark etmedi. Arkadaşına döndüğünde gözlerinin anormal bir şekilde açık ve sabit olduğunu gördü. Clemory gülümsüyordu. Ona seslendi fakat tepki alamadı. Önce kendinden şüphe etti.

"Hayır, saçmalıyorum. Anormal olan o, burada bir şey yok! Hepsi aklını kaçırmıştı, tıpkı onun gibi!" dedi kendine. 

Arkasında bıraktığı Clemory'i kontrol ederek uzaklaşmaya başladı. Bir iki kez arkadaşının adını seslendiğini duyar gibi oldu fakat durmadı. Onu göremeyecek kadar uzaklaştığında önüne döndü ve var gücüyle koştu. Her tarafın ağaçlarla kaplı olması yetmezmiş gibi havanın kararmış olması da yolunu bulmasını güçleştiriyordu. Birkaç kez yön değiştirdi, fakat ormandan bir türlü çıkamadı. Durdu, soluklandı. "Sakin olmam lazım." diye düşündü. Söylentiler doğru muydu? Eğer öyleyse kendisi pisliğe bulanmış bir varlıktı ve vaatleri hak etmiyordu. Hayır, buna inanamazdı. 

Kafasında bir hesap yaptıktan sonra yerini belirlediğine karar verdi ve belirlediği yöne koşmaya başladı. Ayakları yorgunluktan hissizleşmeye başladığı sırada bir anlık dikkatsizlikle bir cisme takıldı ve düştü. Başını fena vurmuştu. Doğrulmak için eliyle dayanabileceği bir şey arandı, gözleri karanlıkta bir şey seçemiyordu. Eli bir deriye dokunduğunda çığlık attı ve kendisini can havliyle arkaya attı. İlk düştüğü taraftan bir ezgi yükseldi ve gözleri kapanmadan gökyüzünde bir şekil görür gibi oldu. Duyduğu son şey Clemory'nin sesiydi:

"Gidiyorum Fran! Güzellik beni kucağına alıyor!"

Uyandığında gözlerini evinde açtı. Kapısının önünde bir polisle beraber annesi ve öğretmenleri duruyordu. Kalktığını fark ettiklerinde hemen etrafı sarıldı ve sevgi eylemlerine boğuldu. Polise olanları anlattı. Clemory ile söylentilere kulak asıp ormanda "Kızılllar"ı beklemeye karar verişlerini, Clemory'nin tuhaflaşmasını, kaçmak isterken kaybolmasını. Sonrasını hatırlayamıyordu. Memur onu baygın bulduklarını, bunun başına aldığı darbeden kaynaklı olduğunu anlattı. 

"Ya o?" diye sordu Frannock.
"O da diğerleriyle aynı kadere maruz kaldı, üzgünüm. Yüksek bir mesafeden atlamış. En yakınındaki ağaça tırmanmış olması muhtemel, sanırım."

Frannock'un gözleri doldu, aynı zamanda korktuğunu hissetti. Penceresine yaklaştı. Dışarıda rahip kalabalığa kutsal kitaptan alıntılar okuyor, bir kişi de başka bir kalabalığa Tanrı'nın inançlarını kanıtlamak için ölümü göze almaları halinde onlara cenneti vaat ettiğini ve tüm bunların bunun kanıtı olduğunu bağırıyordu.

İlerleyen yıllarda kasabada olaylar devam etti ve sebepleri hiçbir zaman açıklanamadı. İlk fısıltıların üzerinden iki buçuk asır geçtiğinde, kasabadaki son aile de taşındı.



Yazar elindeki kalemi kağıttan çekti ve çevirmeye başladı. Eşine dönerek;

"İnsanlar... Onlara çıkarlarına uyacak bir umut ver ve dünyayı yaksınlar. Kimse cehenneme gitmek için kendisini öldürmez, ama cennete gitmek için diğer insanları kendisiyle beraber gebertebilir. Hepimiz pislikten ibaretiz ve Tanrı varsa dahi bizi eminim yanına istemez. İşin komik yanı tüm bunların varlığının bile bir umuttan ibaret olması! Olmayan bir şey için elindekilerden vazgeçmek; ahmaklık bu değilse nedir? Böyle bir şeyi umut etmek dahi saçma."

Eşi gülümsedi ve ona yatağına kadar eşlik etti. Şömineye birkaç odun parçası daha attı, adama bir öpücük verdi ve odadan çıktı. "Hayata zaten tutunduğum söylenemez, bir de bu hastalık... Sanırım ölümün kollarına atlamak dedikleri böyle oluyor!" diye düşündü. Sırıtarak uykuya daldı.

Birkaç yıl sonra yazar hastalığından yataktan çıkamaz hale gelmiş ve bitap düştü. Hizmetçileri her gün kendisine yemek yedirmek ve odasını temizlemek için defalarca yanına uğruyordu. Eşini kaybedeli ne kadar olduğunu hatırlayamıyordu. 

O günlerden birinde hayata mutlu uyandı. Hayatının en parlak günü gibiydi. Odası o kadar aydınlıktı ki gözlerini açmak bir yana, elindeki gazete kupürünü etrafi seçebilmek için alnına kadar kaldırıyordu. Daha önce hiç bu kadar yaşam dolu hissettiğini hatırlamıyordu.

Akşamüstü hizmetçisi elinde bir çorbayla iznini istedi ve içeri girdi. Yazar güçlükle doğruldu, fakat daha ilk kaşığı içemeden öksürmeye başladı. Hizmetçi telaşlandı ve koşarak odayı terk etti. Yanında yazarın doktoruyla döndü. Doktor bir süre yazarla ilgilendi ve hizmetçiye olumsuz bir bakış attı.

"İyi bir adamdı. Umarım Tanrı onu huzuruna kabul eder." dedi hizmetçi, hüzünlü bir mırıldanmayla.

"Umarım." diye fısıldadı yazar.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

It's okay to eat fish, because they don't have any feelings

  Merhabalar değişmeyen hayatım. 

  Buradan giderken beynimi hayli yoran durum birkaç günde o yorgunluğa değmeyecek bir şey olduğunu ispatladı. Ne bekliyordum ki zaten; tutunacak bir dal bulmaktan başka... Yoksa zaten pek mutlu olmadığım yaşamımda iyice mutsuz olmak için niye kendimi kasayım? Büyük ahmaklık ettim gitmekle. Neyse ki erken davrandım. Döndüm ve doğru seçimi yaptığımdan eminim. 

  Bu esnada zaman da geçiyor. Saflıktan biraz daha uzaklaşıp muhtemel yanıtlara biraz daha yaklaşıyorum. Boktan ve kısacık pozitife uzanış denemelerimden tatmin olmayan "etrafım"dan nasihatli tehditler dayanılmayacak seviyelere ulaşarak geliyor. Hayatında benimle sohbet etmişliği dahi olmayan yan komşumuz bile benim hayatıma müdahale etmek; bir maestro gibi yönetmek ve egosunu yüceltmek istiyor. 30'u na kadar ne yaparsan yaparsın sonra onun verimiyle yaşarsın deniliyor. Yapmazsan nanay diyorlar. Eee yani? Yaptım ve başarılı olamadım, yahut yapamadım-yapmadım diyelim. EEEE?! Unuttuğunuz bir şey hatırlatayım türdeşlerim; hepimizin bedenleri bu evren içerisinde bir şekilde yok olacak. Nedir bu önlenemez "dünyaya kazık çakma" arzunuz? Böyle konuşuyorum ama ben de eşşek gibi yapacağım sevmediğim bir işi. Sebebim de yok etmeyi başaramadığım salakça sorumluluk duygularım. Sanki ailemi ben kurtaracakmışım gibi, ne kadar acınası bir haldeyim.. Tabii bu apayrı ve yakın zamanda bahsetmeyi de düşünmediğim bir konu.
   
   Arkadaşlarıma bakıyorum; bir şekilde tutunuyorlar benim aksime. Hatta çoğu hayatından memnun dahi denilebilir. Ve ben, bu acınası varlığın sahibi, onların nasıl tutunduklarına baktığımda aklım almıyor. Nasıl bu kadar kabullenir olduklarını anlayamıyorum. Onlar bu kadar pasif olmasalardı belki de birbirimizden güç alıp gerçekten mutlu olabileceğimiz bir şeyler yaşayabilirdik. Lakin gel gör ki onların bu kabullenmiş halleri benim zaten tek bir ateşböceğinin çıkardığı ışık kadar dahi parlak olmayan umutlarımı da alıp götürüyor. Hala bir dostum yok. Hiç beklemediğim insanlar bile hayatlarına giren bir sevgiliyle geçmişlerinde ettikleri tüm lafların üzerine yüzleri kızarmadan basabiliyor. Sonra bana neden yalnız takılıyorsun diyorlar bir de. Saf olmamı istiyorlar. Belki de haklılar, belki de mutluluğun tek yolu budur. Küçük mana oyunları oynadığımız zamanlar dışında kimseyi kendime yakın hissetmiyorum. Sebebi de az önce yazdıklarım. 

   Bilmiyorum ne olacak. Şu an istediğim en öncelikli şey sabahın hiç olmaması. Böylece dışarı çıkıp boş parkta yere serilebilirim. Uzanıp orada öylece kalabilirim. Belki biraz müzikle beraber, zira kendisi son dayanaklarımdan. Hem bu hayata hem sonrasına karşı görüşüm tamamen kapanmak üzere. Hiç iyi değilim. Hem de hiç. 

24 Nisan 2012 Salı

On The Road Again



"Zaman nasıl da geçiyor."
Çok sıradan bir cümle, ama bir o kadar da acı aslında. Bir gerçek. Askerden yeni çıkıp gelmişim gibi. Kazakistan'dan yeni çıkıp gelmişim gibi. Hatta liseyi, ortaokulu yeni bitirmişim gibi hissediyorum hala. O kadar mekan değişikliğine; çokça yapmak zorunda kaldığım uzun "sevilen şehir" vedalarına rağmen hala hiçbirisi yaşanmamış gibi. 


Ve düşünsene; bir gün gelecek gerçekten hiçbiri yaşanmamış gibi olacak. Belki o vakit yaşamın "kulluk etmek" için mi "hiç olmak" için mi yoksa bambaşka bir şey için mi olduğunu öğreniriz. Yani umarım öyle olur. Zira bu belirsizlik bile beni boşluğa iterken orada da cevap bulamamakla ne hale gelirim bilemiyorum. Belki de gelmem. Boktan hayat da belli olan bir şey yok ki!


Yarın; yine "sevilen şehir" vedasını tekrarlamak zorunda kalacağım. Süre pek belli değil, belki az belki çok. Belki de heptir. Dedim ya, bir bok belli değil ki. Bir de kendimi aynı ortamda yaşamaya çok fazla alıştırmışım farkında olmadan sanırım. Önceleri bu şehirden ayrılmak durumunda kaldığım her zaman günlerce doğru dürüst uyuyamamıştım. Bir kaç gündür de bu durumdan muzdaripim. Beni aşırı bir biçimde etkiliyor bu durum. Bari gittiğim ortama ayak uydurabilsem de rahatlatabilsem kendimi. Diğer şekilde sadece işkence olacak, biliyorum.


Belki de bu; burcumdan kaynaklıdır. Gülmeyin. Bir arkadaşla muhabbet esnasında konusu açıldı, açtım okudum biraz burcumu, yükselenimi öğrendim onu okudum falan. Çoğu yazan şey tutuyor, orana vursam %70 vardır hani. Bunları saçma bulan birisi olarak iyi-kötü yorumlarıyla kendimi o yazıların içinde bulabiliyor olmak beni şaşırttı açıkçası. Alakamın olmadığı şeyler de var ama çok az. Bilemiyorum, bu burç hikayesinin gerçek olma ihtimali kafamdaki soruları artmak için kızıştırıyor! Hani milyonda bir ama olur da bunları okuyup merak ederseniz burcum yengeç, yükselenim kova. Ekşiden bakın derim herkes hayatındaki kişilerden kesitler yazmış, hoş olmuş. Kendinizinkine de bakabilirsiniz elbet hepsi vardır sanırım.


Neyse, düşündüklerimin hepsini yazmaya kalksam ne okunacak bir şey olur ne de zaman yeter. Yavaş yavaş kapatayım. 


Hani "sevilen şehir vedası" diye bir terim kullandım ya; bunun içinde bana acı çektiren başka bir etmen olarak arkadaşlardan kopmak da var aslında. Az değil, en eskisi 14-15 yıl en yenisi 8-9 yıla dayanan beraber vakit geçirmekten, sohbet etmekten hoşlandığım bir arkadaş ortamım var. Ve acı bir gerçek daha, bunları toplasan 4-5 kişi ederler. Böyle de bir asosyalim bu konuda. Başka "arkadaşlarım" da var elbet ama nedense bu 4-5 kişi gerek hayata bakışları; gerek konuşma, sohbet etme tarzları; gerekse de bu küçük ortamda eğlenmeyi bilebilen kişilerden oluşmaları olsun beni çok daha fazla çekiyor. Onlardan (tekrar) kopacak olmak tanımlayamadığım bir acı his yaratıyor içimde. Her ne kadar kendileri 1-2 hafta sonra adımı bile doğru dürüst anmayacak olsalar da, olsun; tekrar karşılaştığımda aynı ortamda olmaktan mutluluk duyacağım her birisiyle kesinlikle. Herkesin arkadaşlığı, hayatı vs. benim açımdan görmediğini çoktan kabullenmiş bir insanım sonuçta. Bu içimdeki o hissi yok etmiyor ama, bu gerçekle de yaşamak zorundayım. Yakınıp durarak, onu bunu suçlayarak bir yere varılmayacağını anlamak için süper zeka gerekmiyor. 


Umarım yarın atacağım adım bana hayatımda biraz nefes alma fırsatı verir. Hem belki bakarsın bir fırsat çıkar sonrasında güzel bir yatırımla dönerim sevdiğim şehrime. Kendi kendimi idare eder mis gibi yaşarım. Kendime taslağını çizdiğim bir hayat varsa o da bu zaten. Planladım demedim, o sakat! Çünkü dediğim gibi belirsiz bir ortamda planlama yapmak saçmalıktır. Sadece taslağı yaratıp mümkün olduğunda onun çizgisinden gitmeye çalışıyorum. Belki o fırsatları yakalayacak kadar da çok kalmayadabilirim zaten. Hemen dönebilirim de.


Bu belirsizlik nehrinde tekrar birbirimizi buluncaya kadar, hoşçakalın tüm sevdiğim ve özleyeceğim insanlar! İyi yaşayın!




Resmin sahibi:http://miguelcollantes.deviantart.com/

19 Nisan 2012 Perşembe

Basit bir filme basit bir fragman yakışırdı zaten..

Ne kadar saçma şeyler yazdım buraya.. 
Beğenmediklerimi sildim falan. 
Kimi kısmen hoşuma gitti, kimini yazdığıma utandım, yakıştıramadım. 
Sonuç olarak gittim geldim daldım çıktım derken hayatımdan dolayı uzun bir ara verdim saçmalamaya.
Zira kafamı yoğunlaştırmam değil dağıtmam gereken bir dönemdeydim. 
Son 2-3 ayda hayata bakışı iyice değişen bir insanım artık. 
Hem öncekinden daha derin; hem öncekinden daha basit. 
Hem daha çok eleştiren, hem daha çok akışına bırakan.
Her zamankinden daha belirsiz..
Biraz kafamı toplayıp yarın kafamdaki çöpleri buraya atmayı planlıyorum.
Sonra da ne zaman yazarım belli değil, ne zaman pc başına otururum falan belli değil.
Saatler sonra..
Günler sonra..
Aylar sonra..
Yıllar sonra belki de; bilemem. 
Açıp bakacağım yazdığıma, yazdıklarıma.
Değişmeyen tek şey kendime hitap edişim olacak.
Yarına görüşmek üzere eğlenceli Kermit, hayalperest Astronot ve çakma Tommiks, nam-ı diğer Müzik Çocuk!

24 Kasım 2011 Perşembe

70'ler kahverengisine bulanmış 80'ler-90'ların melez bebesi


Eski tip kahverengi çerçeveli gözlükler vardır ya hani, işte tam onun renginde günlerdi. Kimi zaman içimizi sıkar hani o rengin yakınında bulunmak. Bazen de tersine o bulanık deryaya kapılıp gitmek isteriz. Bildiğiniz zaman olgusu işte. Hem özlenir hem geçip gittiğine yüzlerce şükran sözleri sarfedilir. Neden böyle iki yönlü? Çünkü efenim, zaman biz neysek odur. Nasıl sevdiğin yönlerin var ise onda da vardır. Nasıl görmezlikten geldiğin pisliklerin varsa onda da vardır. Eh; ben de süpersonik güçleri, acayip acayip farklılıkları olan bir varlık olmadığıma göre (bazen öyle olduğuma inandırsam da kendimi!) benim için de böyle zaman işte. Ama benim onu anma arzum daha ağır basıyor sanırım. Buradan da anlıyoruz ki geçmişteki beni daha çok seviyormuşum, her neyse.. 


Güzeldi yav vallahi düşünüyorum da şimdi.. (Çünkü ben bazen düşünürüm!) Babamın bekarlığından kalma plakçaları vardı. Evde Barış Manço, Cem Karaca, Michael Jackson gibilerinin plaklarını dinlerdim. Plak dinleyerek büyüdüm lan ben! Kartal model arabamız vardı, ilk alındığı günü hiç unutmam. Pencereden aşağıya bakıp bu bizim arabamız demek herkese nasip olmuyordu o zamanlar. Öne ebeveynler, bagaj kısmı olan büyük yere biz çocuklar dizilir köye giderdik. Yolda kağıt falan oynardık o bagajda bizim için mükemmel bir arabaydı yani.  


Pazar alanımız vardı bir tane, isteyebileceğimden kat be kat daha büyük. Yanlışım olmasın her Perşembe mi Pazartesi mi ne pazar kurulurdu oraya. Ondan arta kalan 6 gün boyunca orası bizim mabedimizdi işte. Deliler gibi top peşinde koşturur devre arasında klasik salça ekmek yer, kavga eder, beştaş-bilmem kaç taş falan gibi antika oyunlar oynardık. Kimi zaman 5. kattaki eve çıkmaya üşenir kapıcıya gider makarna yerdim. Ulan her gittiğimde makarna yedim orada resmen ha, hehe! O makarnayı yedikten sonra kapıcının oğluyla kapıdan değil de camdan dışarı çıkma olayı ilk kimin aklından çıktı onu bilemiyorum şu an! 


İlk BMX bisikletimin alınması ve onla yan apartmanın açık otoparkına hızla girip park halindeki bir arabanın aynasını kırmam akabinde beklemeden kaçmam! Ulan hayır anlamadığım nereden anladın şerefsiz benim kırdığımı! Adam ertesi gün eve gelip ayna parası istedi ya hu! Neyse ki çocukluğuma verildi de dayağı yemeden sıyırdık durumdan. Bak şimdi sinirlendim, şerefsiz herif!! Nereden buldun lan! Ne dedikoducu mahalleymiş! 


Komşumuz vardı bir tane düzenli ziyaret ettiğimiz annemle. Kızları vardı suratı falan gözüme gelmiyor ama adını hala unutmamışım; Gözde diye. Erkek gibi hatundu tee o yaşta. Babası alkolikti ayrı yaşardı bunlardan, ondandır belki de. Hani çok iyiydi, çok da nazik kızdı ama ben o kızla bir olup cins bir çocuğu dövdüm mesela öyle bir tip. Onunla beraber sürseydi hayatım şimdi holding sahibi falan olurduk herhalde! İnşaattan kireç toplar onu tebeşir bakın bunlar diye daha küçük çocuklara satardık sonra gider cips alırdık onunla. Lan vallahi güzelmiş benim çocukluğum ya. Şimdiki kolonyalı mendil paketleri gibi paketlerde bir oyuncak satılırdı oyuncakçılarda o zaman (yerel küçük esnaf oyuncakçılar vardı çünkü o zamanlar). Tam nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum ama bebek gibi bir şey böyle sürpriz yumurtalardan çıkan şeyler kadar büyüklüğü. Öyle bir manyaklık vardı bir dönem mahallede, onlardan biriktirirdik. Hayır ne olduğunu dahi hatırlamıyorum o kadar da sikimsonik bir şeymiş. Ortaokul zamanımdaki Pokemon oyuncakları falan öyle değildi mesela , çünkü Pokemon süpersonik bir şeydir biliyorsunuz! Şimdi düşündüm de (bazen düşündüğümü söylemiş miydim?) Pokemon için ayrı bir yazı yazayım bir ara. O kadar derinden etkiledi benim gelişimimi çünkü bu hıyar ağası. Tsubasa vardı mesela benim karakterime direkt etki eden. Konunun anasını ağlattık yine iyi mi? Olsun, bu sefer karamsar bir yazı olmadı en azından.   


Şimdi bunları okuyunca saçmaladığımı sanmayın. Ya da sanın bana neyse. Benim yüreğimde Pokemon, Tsubasa - Misaki falan yatıyor harbiden. Şaka falan yapmıyorum. Ben dostluğu bunlardan öğrendim hep. Bu yüzden bu kadar değer veriyorum bu kavrama.


Ulan ben iyi insanım vallahi lan. Değerimi bilin olum benim.


Fotoğrafın sahibi: http://megairagaia.deviantart.com/

10 Kasım 2011 Perşembe

Tencereyi Sıyırırken



Tencere'nin dibini sıyırır mısın dedi annem. Puding yapmıştı ve benden çocukluğumda yapmayı çok sevdiğim bir eylemde bulunmamı istiyordu. Söylerken kaç yıldır bunu yapmadığımın farkında da değildi muhtemelen. Tencerenin dibini zevkle sıyıracağını düşündüğü oğlunun bunu yaparken üzülebileceği olasılığını da hesaba katması  çok saçma olurdu zaten. Ama benim hayatım saçmalıkların birbirine dolandırdığı bir yumak olduğu için ben normal karşılıyorum şu anda. Tencerenin dibini hüzünle sıyıran kaç kişi tanıdınız ki sonuçta.. Olaya tencere dibini sıyırmak  değil de an olarak baksanız siz de benim gibi hüzünle sıyırabilirsiniz efendim. 


Gerçi; belki de bakmamanız daha iyidir. Belki de ben yavaş yavaş deliriyor da olabilirim. İlginç olan ne biliyor musunuz? Deli olup kendi dünyamı doya doya yaşamayı şu hayata tercih ederdim ne yalan söyleyeyim. Her şey benim canlandırdığım şekliyle var olsun orada; iyisiyle kötüsüyle, durgunluğuyla macerasıyla, dostluğuyla düşmanlığıyla falan fistan işte.. Yolculuğum nereye hala bilemiyorum ama pudingi sıyırmayı dünyalara değişmeyen bir velet olduğumu iyi biliyorum efenim. Kendi çocuksu dünyamdan selam olsun, kalın sağlıcakla.




Fotoğrafın Sahibi:http://rache-engel.deviantart.com/